ALİ AKBAŞTA SILA HASRETİ

Ali Akbaş, Türkiye’de hayli zamandır işleyeduran entellektüelleştirme mekanizmasının -tepeden tırnağa- içinden geçtiği halde, Anadolu insanının sıcak, sade, yumuşak yönlerini mizâcının aslî unsurları olarak saklamayı becerebilen ma’rifet erbâbındandır. Şiirleri, iklîmimizden hicret etmemiş bir münevverin ince zevki ve yürek sancısının üzerine kurulmuştur.

Prof.Dr. SAADETTİN YILDIZ
Prof.Dr. SAADETTİN YILDIZ

Bu yazının konusu, bu yürek sancısının sıla hasreti olarak yoğunlaşan tarafı olacak. Şairi sürekli kendine çeken bir yâr-ı dil-ârâ var; ona temayülünün, onu sürekli arayışının kaynaklarını tesbite çalışacağız.

Sıla hasreti, şiirimizin en eski ve zengin temalarındandır. Gurbetimiz bitmedikçe dâüssılamız kanamaya devam edecekti: Dün Yemen vardı, her yıl biri kapanıp beşi açılan uzak-yakın cepheler vardı; bugün Almanyalar var… Biz hep göçen bir milletiz!

Göçmek, daima gerilerde bir şeyler bırakmak ve ileride ne bulacağını bilememenin sızısını, endişesini çekmek demektir: Ev bark, çoluk çocuk, tarla tapan ve Leylâ geride kalır. Asırlar var ki buna alışmışız. Fakat çağdaş uygarlık düzeyine yaklaştıkça göç de değişti. Gidiyoruz, ruhumuz kalıyor; gidiyoruz, gurûrumuz kalıyor; idrâk-iman-iz’an-irfânımız kalıyor! Göçlerin en kasvetlisi… Bir gün dönecek miyiz; bıraktıklarımızı bulacak mıyız?!

Bir tesellî vesilesi olabilir mi, bilemiyorum; bu göçün de bir edebiyatı olacaktı. Toplumu derinden sarsan olaylar, onun en hassas unsuru olan sanatkârı -ister istemez- etkiler. Böyle olmasaydı, millî destanlarımız, ayrı dayanacak özüm kalmadı diyen türkülerimiz meydana gelmezdi…

Paylaş
Facebooktwitter

Leave a comment