EDEBÎ METİNLERDE ZENGİNLEŞEN TÜRKÇE

Dilin Zenginliği Kavramı Etrafında

Saadettin Yıldız[1]

“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.”[2] sözü, sanıyorum, kalemi çok işlek ve yazdıkları zevkle okunan bir büyük yazar için de, iki kelimeyi bir araya getirip derdini anlatmayı beceremeyen biri için de çok şey ifade ediyor. Dille olan bağ, birini yukarılara taşırken diğerini çaresiz bırakıyor. Tek kişi için –büyük ölçüde- kavrama sınırlarını , o dili konuşan millet içinse -en geniş anlamıyla- kültür sınırlarını, başka bir deyişle, dünyayı algılama gücünün sınırlarını ifade ettiğini düşündüğümüz bu söz, insanın “dili olan” bir varlık oluşunun ne kadar anlamlı olduğuna ve ayrıca, dilimizin zenginleşmesinin dünyamızı genişlettiğine de işaret ediyor. 

Bir dilin zengin sayılabilmesi için çeşitli ölçütler belirlenmiş, en çok da kelime dağarcığı (kelime hazinesi, söz dağarcığı, vokabüler) öne çıkarılmıştır. Her kelime, dile, bir “anlam küreciği” olarak katıldığına göre, bunda yadırganacak bir şey de yoktur. Kullanım alanında 50 bin kelimesi bulunan bir dil ile 150 bin kelimesi kullanım alanında olan bir dilin zenginlik sıralamasındaki yerleri -hele kelime sayısı temel alınıyorsa- farklı olacaktır.

Dil sözlükteki durumuyla da zengin olabilir; fakat zenginliğin asıl kaynağı sözlükten dışarıya çıkan kelimelerin meydana getirdiği değişik dil birlikleridir. Bundan dolayı biz, dilin zenginliğinden söz ederken, sadece kelime hazinesinden değil, “söz varlığı”[3] kavramından hareket etmenin doğru olacağını düşünüyoruz.[4] Söz varlığı, bir dildeki kelimelerin sayısından ibaret değildir çünkü. Kelime, küçük dokunuşlarla başka başka kavramları karşılayacak şekilde anlam değişikliklerine uğrar: Fiilken isme, isimken fiile dönüşür; bir araya gelerek gruplar oluşturur; yeni yeni anlamlar kazanarak bir “çağrışımlar dünyası” meydana getirir. Bunların her biri söz varlığını genişletir.

Dilin zenginliğinden, o dilin anlatım gücünü ve anlatma yollarının çeşitliliğini anlamalıyız. Eğer bir dilde, mesela, “göz” kelimesini kullanarak “göze girmek”, “göze batmak”, “gözden çıkarmak”, “gözü üzerinde olmak”, “gözü kalmak”, “göz koymak”, “göze almak” gibi onlarca deyim elde ediliyorsa, o dili konuşanlar dillerindeki kelime sayısıyla yetinmemiş ve başka yollardan giderek anlatma ihtiyacını karşılamışlardır. Bu kelime gruplarında, “göz” ve “batmak”, “göz” ve “girmek”, “göz” ve “kalmak” kelimelerinin tek tek taşıdıklarından çok farklı anlamlar oluşmuş ve bu iş birliğinden, kültürel birer kavramı karşılayan deyimler doğmuştur.  “Paşa paşa gelirsiniz” ifadesindeki “paşa”nın daha önceki anlamı tamamen silinmiş, ikileme cümlenin zarfı hâline gelerek “tarz / tavır” anlamı ortaya çıkmıştır. Bunu da dilin zenginlikleri arasında saymak gerekir.

Türkçenin zenginlik kaynaklarından biri de zarf-fiiller ve sıfat fiillerdir. “Türkçe bilindiği gibi sıfat-fiil ve zarf-fiil ekleri bakımından zengin bir dildir. Hemen hemen bütün fiillerle kullanılabilen 20 civarındaki işlek sıfat-fiil ve zarf-fiil ekimiz, cümle içinde kullanılan geçici kelimeler türetmekte ve bu kelimeler isim, sıfat, zarf vb. olarak kullanılmaktadır. Türkçede bulunan fiil sayısının 20 katı kadar kelime Türkçenin kelime hazinesine bu eklerle kazandırılmaktadır. Ancak bu eklerle türetilen kelimeler, cümle içinde kullanılan geçici kelimeler oldukları için sözlüklerde yer almamakta, kelime sayısı belirlenirken göz önüne alınmamaktadırlar.”[5] Bilge Kağan “İnim Kül Tigin birle ölü yitü kazgantım” diyor. “Ölü yitü” olmasa bu cümlenin anlam yükü boşalır giderdi.

Aynı tuğlaların farklı sıralanmasıyla ancak birkaç değişik duvar modeli elde edilebilir; fakat kelimelerin derece derece gelişen komşulukları bize neredeyse sınırsız ifade kapıları açar. Bir de her kelimenin sadece o metinde ortaya çıkan anlamları söz konusu olunca, dil, Doğan Aksan’ın dediği gibi[6], gerçek bir “büyülü düzen” özelliği kazanır.

Çağrışımlar ve Zenginlik

Türkçe’nin zenginliğini, “kendi edebiyatını yapan yüzü”nü mutlaka dikkate alarak belirlemeliyiz. Yahya Kemal “Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde” demişti. Eğer ölen “rind” ise ölüm âsûde bahar ülkesi olur! Bu geçici, yani, bağlama göre geçerlilik kazanan anlamı dilin zenginlikleri arasında saymayacak mıyız?

Dil, çağrışımlarla zenginleşir. Bir dilin zenginliği değerlendirilirken o dille yazılmış edebî metinlerin -özellikle de şiirlerin- mutlaka dikkate alınması gerekir. Bir bakıma “dilin yeniden inşası” sonucunda elde edilen şiir dili, anlamın ne kadar değişebildiğinin tipik bir göstergesidir. Dile apayrı bir “hava” kazandıran bu değişimi görmeyen bir değerlendirme yeterli olamaz. Erzurumlu Emrah’ın “Sabahtan uğradım ben bir fidana / Dedim mahmur musun dedi ki yok yok” mısralarındaki “fidan” “yeni yeni yetişmekte olan ağaç” anlamında olsaydı, şair meyve bahçesine gitmiş olurdu; fidan da ona “mahmur değilim” demezdi! “Fidan” istiaresi bizi bir ağaca değil bir güzele götürüyor.

Özellikle son dönem şiirlerinde kelime sayısını olabildiği kadar azaltan ve buna karşılık, kullandığı az sayıdaki kelimenin çağrışım gücünü arttırmak üzere “geçici anlamlar” yükleyen Ahmed Hâşim’in şiir dilinin zenginliğini kullandığı kelime sayısından hareketle belirlemek doğru olabilir mi!

“Şu bakır zirvelerin ardından

Bir süvârî geliyor kan rengi.

Başlıyor şimdi melûl akşamda

Son ışıklarla bulutlar cengi.

Bir bakır tasta alev şimdi havuz,

Suya saplandı kızıl mızraklar

Açılıp kıvrılarak göklerde

Uçuyor parçalanan bayraklar.”

Mısralarında yer alan “bakır zirve”, “süvârî”, “geliyor”, “kan rengi, “melûl akşam” “cenk”, “bakır tas”, “alev”, “havuz”, “su”, “kızıl mızraklar”, “uçuyor”, “parçalanan bayraklar” kelime ve kelime gruplarının hiçbiri gerçek anlamında değildir ve her biri, uzunca izah edilmesi gereken hayallere dayanmaktadır.[7] Bunlar dile metnin kapsamı içinde ve metnin ömrüne bağlı olarak katılan yeni anlamlardır; sözlükte –ya da dilin kelime dağarcığında- buradaki anlamlarıyla yer almazlar; fakat dilin zenginliği açısından bakıldığında sözlükte yer alan anlamlardan hiç de farkları yoktur.

“Bir süvari geliyor kan rengi” mısraındaki ifade “süvârî gelmiyor” şeklinde olsaydı bu hayallerin hiçbiri mevcut olamayacak; olsa bile bambaşka bir durumu / ortamı anlatacaktı. O halde bu hayallerin kapsamlarını dilin zenginliğini belirleyen önemli birer gösterge olarak değerlendirmek gerekir. Böyle bir değerlendirme, şiir dilinin ölçünlü dile ne gibi katkılarda bulunabileceğini de ortaya koyacaktır..

Hâşim’in şiiri hayallerle zenginleştirilmişti. Oktay Rıfat da “Kasabada Melekler” şiirini, kültürel arka planı zengin birkaç kültür unsurunun etrafında inşa ediyor:

KASABADA MELEKLER

Güzdür, erkenden kızarır dağların ardı,

Gümüş yüzüklü, ak sakallı ihtiyarlar,

Susarlar büyük yalnızlıklarında ürkek,

Bir kahve peykesinde batan güne karşı.

Sağlı sollu birer melek omuzlarında,

Biri günahlarını yazar canı sıkkın,

Biri güler yüzle sevaplarını. Canfes

Entariler giymişler, bellerinde kılıç.

Oynatırlar uçarken usulca havada,

Nesih vavlar gibi düşen kanatlarını.

Güzdür, erkenden kararır dağların ardı.

Şiire göre, melekler yaptıkları işten memnun olmamışlardır. Eğer insanların sevapları günahlarından fazla çıksaydı onlar da memnun olarak döneceklerdi. Bu dönüşte olumsuzluğun bulunduğunu, meleklerin kanatlarının “nesih vav”lar gibi düşmesinden ve  şiirin hemen başında dağların ardı “kızardığı” halde son mısrada “kararma”sından çıkarabiliriz. Ayrıca, kanatlarını “usulca”oynatmaları da onların dönüşlerinin neşeli olmadığını düşündürüyor. “Nesih vavlar gibi düşen kanat” ifadesinde “kanadı iki yana düşmek”, “kolu kanadı kırılmak” deyimlerindeki çaresizlik, umduğunu bulamama anlamları vardır. Şair, Nesih yazısıyla yazılmış vav harfinin görünüşünden yararlanmış ve çok daha fazla kelime ile anlatılabilecek bir durumu “nesih vavlar gibi” benzetmesiyle somutlaştırarak kısa yoldan anlatabilmiştir.

Oktay Rıfat’ın şiirlerinin son yayınında, bu şiirin son mısraı “Gündür, erkenden kararır dağların ardı” şeklindedir. Eğer burada bir yanılma veya dizgi yanlışı yoksa, şiirin anlamı büyük ölçüde değişir. Bütün bu olup bitenlerden sonra, “gündür” ifadesinin kullanılması, böyle bir zamanda günün erkenden kararması, sadece mevsimle ilgili olmakla kalmaz; doğrudan doğruya, İslâm dininin sevap ve günah karşısındaki tutumunu ortaya koyan etik bir durumun net bir ifadesine döner. Bu, dilin küçük dokunuşlarla nasıl değiştiğinin / zenginleştiğinin  göstergesidir.

Sihirli Bir Yapı: Benzetmeli Belirtisiz İsim Tamlaması:

Dilimizin en önemli ifade kalıplarından biri  “belirtisiz isim tamlaması” [8]dır.  Belirtili isim tamlamasının sınırlılığına karşılık, bu tamlama daha geniş ve genel kapsamlıdır ve dolayısıyla “belirsizlik” avantaja dönüşmüştür.[9] “Kapının kolu” tamlaması belirli bir kapının kolunu, “kapı kolu” ise kapı kolu denilen bir gereci karşılıyor. O artık ne “kapı” ne de “kol”dur; tek bir nesnedir.[10] Muharrem Ergin’in de ifade ettiği gibi (bk: ilgili dipnot), bu tamlamalar birleşik isim durumundadırlar. Öyleyse söz varlığı içinde tek kelime muamelesi görmeleri gerekir. Ne var ki bizim belirtisiz isim tamlamalarımızın birleşik yazılmayanları -genel olarak- kelime dağarcığı içinde sayılmamaktadır. TDK Güncel Türkçe Sözlük’te “aslanağzı” var, “aslan parçası” yok; “parmak üzümü” var, “parmak arası” yok; “göz pınarı” var, “göz ucu” yok. Aslanağzı nasıl bir çiçeği karşılıyorsa, aslan parçası da –meselâ- güçlü kuvvetli bir çocuğu karşılamaktadır.

Biz burada, belirtisiz isim tamlamasının özel bir yapısı üzerinde duracağız.[11] Bu tamlama, kuruluş bakımından diğerlerinden farksızdır; fakat iki unsuru arasında benzerlik ilişkisi kurulmuş olması yönüyle onlardan ayrılır.  Dolayısıyla, bu tamlamaların diğerleriyle şekil farkı olmadığı için anlamlarının esas alınması gerekir. Can Yücel “Güler Yüzümle” adlı şiirinde  “can kafesi” tamlamasını şöyle kullanıyor:

Benim de çökmeye yüz tutmuş

Şu can kafesimde

Kadim sevgilim Güler’e sevgim

ÜSKÜDARA GİDELİM DİYOR

ÜSKÜDARA GİDELİM

Burada «can kafesi» olan «beden» ya da «kalp»tir.  Benzetmeli belirtisiz isim tamlamasında “benzeyen” de “benzetilen” de tamlamanın içindedir. Namık Kemal’in “Azme hâil mi olurmuş şu çürük ten kafesi” mısraındaki «ten kafesi» tamlamasında kafes olan «ten»dir. Şair vücudu, can kuşunu içinde tutan bir kafese benzetmekte, sırf hayatta kalabilmek için bu kafesi muhafaza etmeye çalışmanın bir anlamının olmadığını söylemektedir.[12] Ercişli Emrah’ın “Emrah eydür can bülbülü kafeste” mısraında “can” “bülbül”e benzetiliyor; her ikisi de tamlamanın içindedir. Tamlamanın dışında da bir benzerlik ilişkisi var: Can bülbülü “ten / vücut” denilen bir kafese sıkışmıştır.

Belirtili isim tamlamaları çoğu zaman aitlik / münasebet ifade eder: Kuş kanadı, kuş kafesi, deniz suyu gibi. Benzetmeli belirtisiz isim tamlamalarında ise aitlik işlevi tümüyle perdelenmiş, onun yerini “benzerlik / gibilik” işlevi almıştır: Bekir Sıtkı Erdoğan’ın “O çeşmeye gelir, sabrım son hadde / Cilve kitabına girmez bu madde” mısralarında kullandığı “cilve kitabı” (içinde cilveyle ilgili birçok maddeyi barındıran bir kitap gibi olan cilve)  ve Karamanlı Nizâmî’nin “Yine dil bülbülü başladı figān eylemeğe / Meğer ol serv-i gül-endâm ü semen-ber geliser” beytindeki “dil bülbülü” (gönül denilen bülbül) tamlamasında bu durum çok belirgindir.

Benzetmeli belirtisiz isim tamlaması, bir nevi, “hacim küçültme-anlam genişletme kalıbı”dır. Uzun uzun izah edilebilecek felsefî, ideolojik, dinî.. bir bakış tarzı  “şöhret minaresi”, “mihnet oku” gibi dar kalıplarda damıtılmış olarak beklemektedir. Bu kalıplarda anlamın biraz muğlak kaldığı söylenebilir; fakat bunun bir “yükseliş” olduğundan da şüphe yoktur. “Belâ seli” diyen bir şair, belânın ne kadar yıkıcı, dağıtıcı olduğunu iki kelimelik bir yapıda billurlaştırmıyor mu!

Edebiyatımızda benzetmeli belirtisiz isim tamlaması yüzyıllardır kullanılmaktadır. İlk edebî metinlerimiz olarak bilinen Göktürk anıtlarında, “Türk milleti (Türk budun), Türk kağanı, Türk beyleri (Türk begler), Kırgız kavmi (Kırkız budun),  gün doğusu (kün togsık), Yir Bayırku yeri (Yir Bayırku yiri), Ötüken ormanı (Ötüken yış), Çin milleti (Tabgaç budun), mızrak batımı (süngüg batımı), koyun yılı (koyn yıl), maymun yılı (biçin yıl), Yarış ovası (Yarış yazı)  vb. çok sayıda belirtisiz isim tamlaması kullanılmıştır. Aynı durum Dede Korkut Hikâyeleri için de geçerlidir.[13] Bunlar arasında benzetme işlevlisine rastlanmayışı, belirtisiz isim tamlamasına benzetme işlevinin daha sonra yüklenmiş olduğunu düşündürüyor. Bunda Türkçenin gittikçe anlam derinliği kazanacak şekilde gelişmesinin etkili olduğu kabul edilebilir. Ayrıca, manevi dünyamıza gittikçe hakim olan tasavvufî  “düşünüş ve duyuş tarzı”nın etkisini de  düşünmek gerekir. Varlık-yokluk, insanın evrendeki yeri, vahdet-i vücut, fenafillah gibi bir yanı felsefeye, bir yanı mistik heyecana uzanan kavramların ana ekseni oluşturduğu tasavvufta bu kavramları kısa yoldan ifade edebilecek yeni kurgulamalara ihtiyaç duyulmuştur.

Nitekim, Hoca Ahmed Yesevî (1093-1166)’nin manzumelerinde bu tamlamanın tasavvufî duyuşa bağlı çok sayıda örneği vardır: Köngil bağı, ömrim güli, nefs tağı (nefs, aşılması güç bir dağdır), könglim kuşu, köngil mülki, ışk dârı[14], ışk otı (aşk, ateştir) vb. Düşünce yoğunlaştıkça onu dile getirmenin yollarının çeşitlenmesi kaçınılmaz bir durumdur. Yesevî, ilâhî aşk yolunda yürümenin ne kadar zor bir şey olduğunu “ışk dârı” ve “ışk otı” gibi hem ifade çeşitliliğinin hem de düşünce yoğunluğunun göstergesi olan iki tamlama sayesinde kısa yoldan anlatabilmiştir. Benzetmeli belirtisiz isim tamlamaları, genelde, bir felsefeyi, inanç ve kültür kaynaklı bir kabulü ya da reddi, bir düşünüş tarzını, özel bir yorumu ifade etmeleri bakımından zenginlik kaynağıdır.

Yunus Emre’nin şiirlerinde yaygın şekilde kullanılan benzetmeli belirtisiz isim tamlamaları, onun üslûbunun oluşmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Onun şiirlerinden derlediğimiz tamlayanı “ışk” olan şu tamlamalara bakalım: ışk bağı, ışk bazarı, ışk bezirgânı, ışk burcu, ışk cefası, ışk çengi, ışk temreni, ışk denizi, ışk gölü, ışk hânı, ışk kadehi, ışk kılıcı, ışk kitabı, ışk kuşağı, ışk külüngü, ışk metâı, ışk odu, ışk oku, ışk şarabı, ışk şem’i, ışk şerbeti, ışk ummânı, ışk urganı, ışk yağmuru… Bu tamlamalarda tasavvufî duyuş ve düşünüş çerçevesinde “aşk”ın yorumu söz konusudur ve ilâhî aşk, belki sayfalarca yazı yazılarak anlatılabilecekken, “bağ” (ayak bağı), “külüng”, “sofra”, “kılıç”, “temren”, “şerbet”, “umman” gibi imgelerle -bazan tedirgin eden, bazan huzur veren yönleriyle- çok güzel özetlenmiştir.

Sözü doğrudan söylemeyi tercih eden Türk halk şiirini gözden geçirdiğimizde bu tamlamaların orada da yaygın olarak kullanıldığını görürüz: Seyrânî’nin “Bu âlemde yine mihnet okunun / Sensin nişanına aldıran beni” mısralarındaki “mihnet oku”, Ali İzzet Özkan’ın “Kader tarlasına elim uzattım” mısraındaki “kader tarlası”, Kağızmanlı Hıfzı’nın “Ecel tuzağını açamaz mısın” mısraındaki “ecel tuzağı”, Kul Nesîmî’nin “Âr ü namus şisesini taşa çaldım kime ne” mısraında “ar ve namus şişesi” tamlamaları, halk şairlerinin de bu yapının imkânlarından rahatça yararlandığını ortaya koymaktadır.

Sebk-i Hindî şairlerinin şiirlerinde de bu tamlama türünün çok olgun örnekleri mevcuttur. Bu şairlerin hem hikemî / tasavvufî -bir bakıma “derin düşünce”- yönleri güçlüdür, hem de estetik seviyeleri yüksektir. Bu tarzın Anadolu’da yetişen en büyük temsilcisi Şeyh Gālib’in “Çünki şehr-i âfiyette tünd-bâd eksik değil / Olma kandil-i menâr-ı şöhretin pervânesi”[15] beytindeki “şehr-i âfiyet” ve “menâr-ı şöhret” tamlamalarında, insan sağlığını tehdit eden unsurların çokluğu ve şöhretin baş döndürücülüğü “şehir” ve “minare” imgeleriyle vurgulanmıştır. On yedinci yüzyılın ince söyleyişli şairi Neşâtî’nin “Hâr-ı firkatle Neşâtî-i hazînin vâ hayf / Dâmen-i ülfet-i çâk oldu girîbânı bile”[16] beytindeki “ayrılık dikeni/ diken gibi delip geçen ayrılık” ve “dostluk eteği / hiç yırtılmaması gereken bir etek gibi olan dostluk” benzetmelerinde de toplumun temel değerlerine işaret vardır.

Benzetmeli belirtisiz isim tamlamalarının yalnızca şiirde değil, düzyazıda da kullanıldığı görülmektedir. Sinan Paşa’nın Tazarru’-nâme’sinden aldığımız “cihan bağı”, “derd-i aşk”, “âyîne-i ma’rifet”, “ma’rifet bostanları”, “nesîm-i rahmet”, “hikmet ravzası”; Veysî’nin Hâb-nâme’sindeki “sahrâ-yı belâ”, “livâ-yı dalâlet” (sapkınlık bayrağı), “deryâ-yı kahr”, “gırbâl-i belâ” (belâ kalburu) gibi örnekler, bu tamlamaların -sanatlı nesir başta olmak üzere- nesirde de aynı mahiyette kullanıldığını gösterir.

Görülüyor ki, benzetmeli belirtisiz isim tamlaması, Türkçenin bir edebiyat dili olarak zenginliğini gösteren çok önemli bir yapıdır. Bu yapı, dinî-tasavvufî-felsefî kökleri bulunan esaslı “hayat tasavvurları”nı, başka bir deyişle, insanımızın bütün kadrosuyla hayata bakışını ifade etmektedir.

Sonuç

Dilin zenginliği konusunu farklı pencerelerden bakarak değerlendirmek gerekir. Çok insan tarafından konuşulması, kelime sayısının çokluğu, geniş bir coğrafyaya yayılmış olması, güçlü bir edebiyata sahip oluşu ve dolayısıyla estetik yönünün gelişmişliği gibi özellikler dikkate alınmalıdır.

Destanlar devrinden başlayan zengin sözlü edebiyatıyla, Orhun anıtlarından günümüze sayısız eser veren yazılı edebiyatıyla Türkçe, şüphesiz, zengin bir dildir.

Dilin gücü, “metnin dili” eklendikten sonra kat kat artar; çünkü edebî metinlerde kelimelerin yüklendiği yeni anlamlar, dile büyük bir çeşitlilik kazandırır. Bu çeşitliliği dikkate almadan ve meydana getirdiği edebiyatla bağdaştırılmadan varılan hükümler askıda kalacaktır.

Referanslar

[1] Prof.Dr., Lefke Avrupa Üni. Fen Edebiyat Fak., Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

[2] Söz, Avusturyalı filozof Wittgenstein (Ludwig Josef Johann, 1889-1951)’a aittir.

[3] “Bir dilin söz varlığı denince, yalnızca, o dilin sözcüklerini değil, deyimlerin, kalıp sözlerin, kalıplaşmış sözlerin, atasözlerinin, terimlerin ve çeşitli anlatım kalıplarının oluşturduğu bütünü anlıyoruz.” (Aksan, 1996; 7. Türkçenin Söz Varlığı, Engin Yayınları, 1996, 249 s.).

[4]Türk Dil Kurumu da Büyük Türkçe Sözlük’ün tanıtım sayfasında “Büyük Türkçe Sözlük’te söz, deyim, terim ve ad olmak üzere toplam 616.767 söz varlığı bulunmaktadır.” diyerek, konunun böyle düşünüldüğüne dair ip ucu vermektedir.

[5] Ahat Üstüner, “Türkçenin Anlatım Gücü”, Türk Dili, S.589, ss.50-57

[6] Doğan Aksan, Dil, Şu Büyülü Düzen…, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2003, s. 7  (179 s.)

[7] Güneş için Ziya Osman, “Oda” şiirinde, “kartal” demişti; fakat o kartal ufukta can veriyordu! Burada güneş “süvari”dir; savaşıyor ve bayrakları (bayrak gibi gördüğü bulutları)  parçalıyor.

[8]Prof.Dr.Zeynep Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü’nde belirtisiz isim tamlamasını şöyle tanımlıyor: “Tamlayanı eksiz, yalın durumda bulunan, tamlananı teklik üçüncü şahıs iyelik eki alan, yani belirti eki almayan isim tamlaması.” (Zeynep Korkmaz, Gramer Terimleri Sözlüğü, TDK Yayınları: 575, Ankara, 1992, s.90)

[9]“Eksiz tamlayan belirsizdir, umumîdir; fakat gruba iştiraki, tamlanana bağlılığı daha kuvvetlidir. Tamlananın daimî destekleyicisi, ayrılmaz yardımcısı, adeta onun mânâsını tamamlayan sıfatı durumundadır. Sanki ikisi bir nesnenin adı olmak için birleşik isim meydana getirmişlerdir. Gerçekten eksiz isim tamlamaları hep birleşik isim durumundadırlar.” (Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, Bayrak Basım/Yayım/Tanıtım, İstanbul, 1999, s.383)

[10]TDK Güncel Sözlük: “Kapıyı açmaya veya kapamaya yarayan, genellikle metalden yapılmış nesne”

[11]Kaya Bilgegil belirtisiz isim tamlaması için 15 ayrı işlev belirlemektedir. Bunlar arasında bizim üzerinde durduğumuz tamlamadakine yakın işlevler üç adettir: Benzerlik kavramıyla: Bal üzümü, parmak eriği; niteleme kavramıyla: Hasan haydudu, Ayşe zavallısı; benzerlikten başka bir mecaz kavramıyla: Kalem kazancı, can kulağı. Bilgegil, bizim kastettiğimiz işlevi örneklendirmemiştir. (Kaya Bilgegil, Türk Dilbilgisi, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1984, s.119-120)

[12] Kemal, “ten kafesi” tamlamasını bir sıfat tamlamasının tamlanan öğesi olarak kullanıyor ve ona “çürük” diyerek vücudu iyice değersizleştiriyor.

[13] Dede Korkut Hikâyelerinde bu ihtiyacın çok sayıda kullanılan sıfat tamlamaları ile karşılandığı söylenebilir.

[14] Mansûr-sıfat başım berip ışk dârıda

Zâtı uluğ Hâcem sıgnıp keldim sanga (Zâtı yüce Rabbim, aşk darağacında Mansur gibi başımı verip sana sığınıp geldim.)

[15] “Madem ki afiyet şehrinde sert / acı rüzgâr eksik olmuyor; şöhret minaresinin kandiline pervane olma.”

[16] “Eyvahlar olsun, hüzün içindeki Neşâtî’nin dostluk eteği de yakası da  bir diken gibi (yırtıcı) olan ayrılık yüzünden yırtıldı / parçalandı.”

Paylaş
Facebooktwitter

Leave a comment