FOTOĞRAFLAR KOKMUYOR

Çiçek fotoğrafları çekmek ne kadar güzel!…

Yapraklarında dolaşan damarları yakalamak, kaç tane yaprağın delirtici bir denge içinde meydana getirdiği nakışı objektifin tam ortasına yerleştirmek, ışığın titreştirdiği gölgeyi sabitlemek… Göz, çiçekteki rengin buram buram tüttüğünü görüyor; makine tütmenin donup kaldığı bir ânı yakalayıp zamandan koparıyor.

***

Çiçek fotoğrafı hafif hafif esen rüzgârlarda sallanmıyor, çiçek fotoğrafının damarlarında su dolaşmıyor. Fakat yine de, tam deklanşöre basıldığı an hangi renk, hangi duruş, hangi güzellik var idiyse, o, değişmeksizin yaşıyor. Fotoğraf, zamanın bir yerinde asılı kalmaktır çiçek için.

Ressamının tablosuna düştüğü günden beri gülücüğü değişmeyen, eli koynunda Mona Liza’ya benzer kaderi fotoğrafa ilişmiş bir çiçeğin. Mona Liza nasıl o çerçeveden dışarı çıkıp konuşamıyor, gülücüklerini kahkahaya çeviremiyorsa, çiçek de bir fotoğraf karesinde tutulu kalıyor. Rüzgârın önü sıra salınamıyor, kokusunu sabah esintilerinin kanatlarında dağıtamıyor.

Yunus, bir başka âlemden bakarak, güllerin nasıl koktuğunu hissetmiş, onlara özenmişti. Yunus, görseydi, fotoğrafların da güller gibi koktuğunu söylerdi. O, bizim görmediğimizi de görürdü. Yunus olmak kolay değil.

Çiçek, kaç tane rengin birbirini tamamladığı bir dünyanın, her rengin bir gizli dile dönüştüğü bir âlemin bize sunduğu sayısız güzelliklerden biri. Küçük, dikenli, kargacık burgacık bir gövdenin bir yerinden bin bir gülücükle filizlenip gelir; renk, koku ve incelik timsali olarak hayatımızı süsler. Onun resmini çekmek, daha iyi olsun diye ışığı kovalamak, uygun açıyı bulunca düğmeye basmak… O güzelim çiçek fotoğraflarının var oluş macerasıdır. Bilenler bilir, hoyrat bir elin koparıp attığı çiçek, kısa bir zaman sonra solar gider; fotoğraf karesine düşense orda öylece kalır. Canlıdır renkleri, fakat ne zaman baksan aynı renk gülüşündedir. Oysa Ahmet Hâşim’in  “Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar…”  dediği güllerin, rengi havaya karışıp bir büyü hâlinde benliğimize dolar, kokusu benliğimizin derinliklerinde dolaşır. Hâşim, işte o zaman demiştir: “Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta…”  Evet, ruhumuza dolan gizli bir dil…

***

Aynı çiçek sabah güneşinde ayrı, ikindide ayrı havada yollar kokusunu; fotoğraf, sabaha takılı kalır.. yahut akşamüstüne… Üç beş haftalık Sivas baharının ruh dirilten kokuları fotoğrafta yitip gider!

Toprak ana, şu kadar milyon yıldır vefasız insanoğluna güller vermekten hiç bıkmayan toprak ana, Kıbrıs’ta şiirini söylemeye başladı: Çiçekler açıyor! Sarı çiçekler, sonra pembeleri gelecek.

Çiçek, toprağın şarkısı, şiiri… Rengi ve şekli ne olursa olsun, her çiçek şiiridir toprağın, her çiçek bir bestedir. Lefke’den Bağlıöy’e Orkide Vadisi’nden yürüdüğünüzde nefesinize karışıp ruhunuzu okşar!…

***

Bizim bir gençlik fotoğrafımız var: İnce, uzun boylu, dinç bir Sivas delikanlısı; ince, narin, aydınlık yüzlü bir Eskişehir kızı… Onun uzun ve sarı, baktıkça uzayan, sarı çiğdemler gibi kokan saçları vardı.

Fotoğrafa bakıyorum, ikimiz de orada öyle… Fotoğraflar koksaydı, kırk bu kadar yılın rayihası rüzgârların kanadında döner gelir, o günleri önümüze sererdi.

Akıp giden zamanı bir noktada donduran, dondurup kaç yıl sonrasına saklayan fotoğraflar, çiçek fotoğrafları, güllerin, sümbüllerin, çiğdemlerin, reyhanların, lâlelerin fotoğrafları, saçların fotoğrafları, efil efil kokuları nerde unuttunuz; nerde unuttunuz!

 

17 Aralık 2014 – 5 Ocak 2020

Paylaş
Facebooktwitter

Leave a comment